25/11/2009 ·
Yazının devamı
2.1.1.Çocukların Şahsa Karşı İşlediği Suçlar
26 Eylül 2004 tarihinde kabul edilen 5237 sayılı yeni Türk Ceza Kanunundan önce şahsa karşı işlenen suçlar polis kayıtlarında öldürme, yaralama, genel adap ve aile nizam ile şahıs hürriyeti aleyhine ve devlet idaresi aleyhine işlenen suçlar şeklinde sınıflandırılmış ve bu format 2006 yılı sonuna kadar devam etmiştir.
Tablo 3: Olay Türüne Göre Yakalanan Çocuk Sayısı
2004 2005 2006 2007 2008
Olay Türü Y a k a l a n a n
1 8 Y a ş ı n ı D o l d u r m a m ı ş
K E K E K E K E K E
Kişiye Karşı
Asayiş Olay 1460 19363 1857 20629 2785 25693 2059 23093 2580 27483
Malvarlığına
Karşı As.Olay 3312 23932 3391 25695 3950 27735 2967 24930 2148 24705
Toplam 4772 43295 5248 46324 6735 53428 5026 48023 4728 52188
Genel Toplam 48067 51572 60163 53049 56916
Kaynak: Emniyet Genel Müdürlüğü
2004 yılında kişilere karşı asayiş olaylarında yakalanan erkek çocuk sayısı 19363 kişi ve 2008 yılında 27483 kişi olmasına karşın hazırlanan Tablo 2’de Türkiye genelinde şahsa karşı işlenen suçlarda hükümlü çocuk sayısında ciddi bir artış olduğunu söylemek mümkün gözükmemektedir.
Tablo 4: Çocukların Şahsa Karşı İşledikleri Suçların Suç Türüne Göre Dağılımı
YILLAR 2003 2004 2005 2006
Suç Türleri Sayı % Sayı % Sayı % Sayı %
Öldürme 318 1,6 411 1,8 391 1,7 439 1,5
Yaralama 11.661 58,7 28413 59,7 14.326 58,8 17.402 55,6
Şahıs Hür.Aleyh2.153 10,9 2.279 10,2 2.362 9,7 3.273 10,5
Devlet Aleyhine 851 4,2 1.073 4,7 1.266 5,2 1.308 4,4
Diğer Suçlar 4.881 24,6 5.040 22,6 6.000 24,6 8.758 28,0
TOPLAM 19.864 22.238 24.347 31.283
Kaynak: Emniyet Genel Müdürlüğü
Çocukların şahsa karşı işlediği suçlarda ilk sırayı yaralama suçunun oluşturduğu görülmektedir. 2003 yılında tüm şüpheli çocukların % 58,7’si yaralama suçuna karıştıkları iddiasıyla Cumhuriyet Savcılıklarına gönderilmişlerdir. Bu oran 2004, 2005 ve 2006 yıllarında sırasıyla düşme eğilimi göstererek % 59,7, % 58,8 ve % 55,6 şeklinde seyir izlemiştir.
Şahsa karşı işlenen suçlardan; kişilerin can güvenliğine, başka bir anlatımla vücut dokunulmazlıklarına karşı işlenen suçları anlamak gerekmektedir. Bu tür suçların çocuklar tarafından işlenmesi halinde alacakları cezanın az olacağı varsayımından hareketle yetişkinler tarafından azmettirildikleri bilinen gerçeklerdendir. Ayrıca edinilen gözlemlere göre sokakta yaşayanların, yaşamı sürdürebilmek için başkalarına dokunmaları onlar için bir hak olarak görülebilmektedir. Yönetsel yapı içerisindeki sosyal çarpıklığın sonucu yaşadıkları mağduriyeti bir haksızlık olarak görebilmekte ve kendilerini cesaretlendirici birçok ilaç da kullanarak cana yönelik eylemler gerçekleştirebilmektedirler.
Tablo 1’de çocuk şüphelilerin genel suçlar içindeki payı oran olarak her geçen yıl bir azalma seyri göstermesine karşın Tablo 3’de yıllar itibarıyla şüpheli sayısında bir artışın olduğu gözlemlenmektedir. 2003 yılında 19.864 olan şüpheli sayısı 2006 yılında % 57,4 oranında artış göstererek 31.283’e yükselmiştir. Bu durumda emniyet teşkilatı mensuplarının, önleyici hizmetlere ilişkin tedbirler konusunda çocuk suçlarına karşı daha az duyarlı oldukları, başka bir anlatımla çocukları ikinci plana alarak yetişkinlerin işledikleri ya da işleyebilecekleri suçlar için daha çok gayret gösterdikleri anlaşılmaktadır. Ya da çocuğu sokağa iten problemlerin başlıcaları olan göç ya da çarpık kentleşme sorunu ile ailedeki ve çevredeki olumsuzluklar aşılamamıştır. İstatistikî verilerin gösterdiği olumsuz tablonun iyileştirilmesi konusunda ilgili kurum ve kuruluşların yeni bir değerlendirme yaparak soruna çözüm getirilmesinin uygun olacağı mütalaa edilmektedir. Unutulmamalıdır ki bugünün çocuk suçlusu yarın yetişkin ve daha donanımlı bir suçlu profili ile güvenlik görevlilerinin ve öteki sosyal kuruluşların karşısına çıkabilecektir.
Şahsa karşı işlenen suçlarda Cumhuriyet Savcılıklarına gönderilen şüpheliler, cinsiyet durumları göz önüne alınarak değerlendirildiğinde Tablo 5’de görülen bir sonuçla karşılaşılmaktadır. Buna göre 2003 yılında tüm şüphelilerin % 13,3’ünü kız çocukların oluşturduğu görülmektedir. Bu oran devam eden üç yıl içinde de benzer bir seyir izlemekte ve 2006 yılına değin sırasıyla % 11,1, % 13,4 ve % 15,5’lik oran oluşturmaktadır. Her geçen yıl -az da olsa- yükselen değerler, kız çocukların geleceği için umutlu görünmemektedir. Onların eğitimiyle ilgili olarak sivil toplum kuruluşları tarafından desteklenen programların devlet tarafından bizzat yerine getirilmesi durumunda bu oranın daha aşağı düzeylere çekileceği varsayılmaktadır.
Tablo 5: Şahsa Karşı İşlenen Suçların Suçu İşleyen Çocukların Cinsiyetlerine Göre Dağılımı
YILLAR 2003 2004 2005 2006
Cinsiyet K E K E K E K E
Suçlu 2.651 17.213 2.482 19.756 3.275 21.072 4.877 26.306
TOPLAM 19.864 22.238 24.347 31.283
Kaynak: Emniyet Genel Müdürlüğü
2.1.2. Çocukların Mala Karşı İşlediği Suçlar
Mala karşı suç işledikleri için Cumhuriyet Savcılıklarına gönderilen çocuk sayısı, aynı dönemde şahsa karşı işlenen suçlardan daha fazla olarak tespit edilmiştir. Bu suçlardan en çoğunu hırsızlık suçu oluşturmaktadır (Tablo 6).
Tablo 6: Çocukların Mala Karşı İşledikleri Suçların Suç Türüne Göre Dağılımı
YILLAR 2003 2004 2005 2006
Suç Türleri Sayı % Sayı % Sayı % Sayı %
Hırsızlık 22.029 83,1 22.153 81,1 23.101 79,4 23.944 75,5
Gasp ve Yağma1.115 4,2 1.3 5,1 1.937 6,7 2.222 7,0
Yangın 152 0,6 162 0,6 183 0,6 208 0,7
Diğer Suçlar 3.185 12,1 3.548 13,2 3.865 13,3 5.311 16,8
TOPLAM 26.481 27.244 29.086 31.685
Kaynak: Emniyet Genel Müdürlüğü
Hırsızlık suçu evden, iş yerinden, otodan olduğu gibi yankesicilik ya da kapkaç suretiyle de yapılabilmektedir. Hırsızlık suçunun öteki mala karşı işlenen suçlar içindeki payı 2003 yılında % 83,1, 2004 yılında % 81,1, 2005 yılında % 79,4 ve 2006 yılında % 75,5 olduğu tespit edilmiştir. Bu durum çocuk için adeta yaşamak için çalmanın meşru bir yol olduğu anlamına geldiğini göstermektedir. Çocuğun burada ikinci bir rolü daha vardır. O, kendi yaşamını sürdürmek için çaldığı gibi, yetişkinlerin kendilerini kullanmaları sonucu da hırsızlık yapabilmektedirler. Ceza ehliyetleri olmadığı için çoğu kere yetişkinler tarafından oluşturulan çetelerin içine dahil edilerek adeta suç makinesi olabilmektedirler.
Tablo 7: Mala Karşı İşlenen Suçların Suçu İşleyen Çocukların Cinsiyetlerine Göre Dağılımı
YILLAR 2003 2004 2005 2006
Cinsiyet K E K E K E K E
Suçlu 3.258 23.223 3.312 23.932 3.391 25.695 3.950 27.735
TOPLAM 26.481 27.244 29.086 31.685
Kaynak: Emniyet Genel Müdürlüğü
Gasp ve yağma suçları, çocukların hırsızlıktan sonra ikinci sıklıkta işledikleri mala karşı suçlardır. Burada da malı elde etmenin şekli biraz daha değişik ve sert boyutludur. Malı teslim etmeye mecbur bırakılan kişinin hayatına, vücuduna ya da cinsel dokunulmazlığına yönelik bir saldırı söz konusudur. Çocukların içinde bulundukları sosyal ve kültürel çevrenin yaklaşımları ile ekonomik yoksunlukları onları suça sürüklemektedir. Tablo 7’da görüldüğü üzere erkek çocukların kız çocuklara nazaran daha çok suç işledikleri ancak kız çocuklarda bu oranın artma eğiliminde olduğu anlaşılmaktadır. Bu suçlardaki artış daha büyük bir hızda seyretmiştir. Öyle ki 2003 yılında 1.115 olan gasp ve yağma suç sayısı 2006 yılında iki katına ulaşarak 2.222 olmuştur. Nitekim Tablo 3’e bakıldığında 2004–2008 malvarlığına karşı asayiş olaylarında olay türüne göre yakalanan çocuk sayısında erkek çocukların kız çocuklara nazaran daha fazla suça işlediği ancak 2007 yılından itibaren kız ve erkek çocuklarda bu oranın düşme eğilimine girdiği bariz bir şekilde görülmektedir.
Mala karşı işlenen suçların ilk bakışta şahsa karşı işlenenlerde olduğu gibi önemli bir tesir bırakmadığı düşünülmektedir. Meydana gelen zararların, eşyaların sigorta edilerek giderilebileceği akla gelmekteyse de eylem sırasında şüphelilerin malı ele geçirme pahasına vücut dokunulmazlığı konusunda acımasız bir tavır sergiledikleri sıkça yaşanan durumlardandır. Yaşamak için çalmayı ilke edinenlerin, başkalarının yaşaması konusunda duyarlı olmaları beklenmemelidir.
Mala karşı işlenen suçlarda çocukların cinsiyet durumları incelendiğinde erkek çocukların kız çocuklara oranla daha fazla suça karıştıkları tespit edilmektedir. Tablo 7’de görüldüğü gibi kız çocukların mala karşı işlenen suçlardaki payı 2003 yılında % 12,3, 2004 yılında % 12,1, 2005 yılında 11,6 ve 2006 yılında 12,4 olmuştur. Kız çocuklarının suça katılma oranını azaltmak için “Haydi Kızlar Okula” gibi kampanyaların desteklenmesinin faydalı sonuçlar getireceği değerlendirilmektedir.
Tablo 2’den yola çıkılarak yapılan değerlendirmede Türkiye’de son 5 yıl ortalaması olarak suç işlediği iddia edilen şüpheli sayısı yıllık 539.989’dur. Aynı oran çocuk şüphelilerde yıllık olarak 53.035’dir. Son beş yıl ortalamasında ülke nüfusu 70 milyon olarak kabul edildiğinde Türkiye’de her 129 kişiden birinin suç işlediği şüphesiyle Cumhuriyet Savcılıklarına gönderildiği anlaşılmaktadır. Ülke nüfusunun üçte birini çocukların oluşturduğu varsayıldığında 23.300.000 çocuktan yıllık ortalama 53.035’inin, dolayısıyla 439 çocuktan birinin şüpheli olarak Cumhuriyet Savcılıklarına gönderildiği tespit edilmektedir. Bunların büyük bir bölümünün sokak çocuğu olduğu bilinmektedir. Ama ne kadarını sokak çocuklarının oluşturduklarına dair Türkiye’de sağlıklı hiçbir kaynak gösterilememektedir.
Genel olarak bakıldığında Türkiye’de suça sürüklenen çocuklar bakımından karşılaşılan en yoğun suç türü mala karşı suçlar olup bunlar arasında da hırsızlık suçları ön plana çıkmaktadır. Çocukların içinde bulundukları sosyal ve kültürel çevrenin yaklaşımları ile ekonomik yoksunlukları onları suça sürüklemektedir. Tüketim toplumunun yarattığı özendirmeler karşısında korumasız ve ekonomik yoksunluk içinde bulunan çocuk bu yönlendirmeler sonucunda oluşturduğu ihtiyaçlarını gidermek için suça başvurabilmektedir (Aydın, 2008: 18).
Bundan sonra kasten yaralama suçları çocuk suçluluğunda ikinci sırayı almaktadır. Türkiye’de var olan şiddet kültürü çocuklarımızı da içine almaktadır. Evde, okulda, sokakta, işyerinde, medyada şiddeti gören, şiddete maruz kalan çocuk şiddeti öğrenmekte ve bir süre sonra maruz kaldığı şiddetin uygulayıcısı durumuna gelebilmektedir. Yağma, kasten öldürme ve öldürmeye teşebbüs ile cinsel istismar suçları gibi ağır cezalık suçlar çocuklar bakımından sayısal bir ağırlık ifade etmese de bu suçların niteliksel ağırlığı nedeniyle dikkate alınması gereken suçlar olarak karşımıza çıkmaktadır (Aydın, 2008:19).
Nitekim Türkiye’de de çocuklar tarafından işlenen suçların büyük bir kısmı örneğin adam öldürme, kız ve kadın kaçırma, hırsızlık, gasp v.s. suçlar o bölgelerdeki toplumsal değerlerin ve ekonomik koşulların etkisi altında işlenen suçlardır.
Ancak ülkemizde suç işleyen çocukların sayısının ifade edilenden daha düşük olduğu istatistikî rakamlardan görülmektedir. Çocukların işlediği iddia edilen suç sayılarının yıllar itibarıyla artış göstermiş olması, ülke çapında işlenen tüm suçların artmasının da bir sonucudur.
2.2. Organize Suçlar ve Şiddet
Bununla birlikte özellikle son dönemde Türkiye’de yeni bir suça sürüklenen çocuk tipi ortaya çıkmıştır. 18 yaş altında, büyük çoğunlukla psikolojik bozuklukları olan, eğitimsiz, amaçsız v.s. gibi en belirgin özellikleri olan çocuklarımız ülke gündemini sarsan cinayetlerin faili durumdadır. Üzeyir Garih, Rahip Santora, Hrant Dink cinayetleri gibi suçların çocuklara işletilmesi organize suçlara örnek olarak verilebilir. Mala karşı işlenen suçlarda oluşan organize yapılanmalar da (kap-kaç çeteleri v.s.) net olarak görülmektedir. Özellikle son yıllarda Türkiye’nin belirli bölgelerinde ve büyük kentlerde meydana gelen yasa dışı gösteri ve yürüyüşlerde çocukların ön planda kullanılması, toplumsal eylemlerde çocukların öne çıkarılması da çocuklara yönelik yeni bir uygulama olarak karşımıza çıkmaktadır
Çocuk suçlular içindeki sokakta yaşayan ve çalışan çocukların oranındaki artışlar, çocuk suçunun bireysel adi suç nitelemesinden çıkarak organize suça dönüşmesi tehlikesi nedeniyle dikkatleri bu noktaya çekmektedir.
Ancak ülkemizin nüfusunun yüzde kırkından fazlası 18 yaşın altındadır yani çocuktur. Bu büyük nüfus miktarının önemli bir kısmı ise 12 yaşın altındadır. Yine önemli bir kısım nüfus örgün öğretim kapsamında okula gitmektedir. Tüm bunlara bakıldığında ülkemizde suç işleyen ve risk altında bulunan çocukların sayısının sanıldığından düşük olduğu görülecektir. Zaman içerisinde yapılan çalışmalar ile bu sayı giderek düşme eğilimindedir(Aydın, 2008: 17-19).
Tablo 8: Ceza İnfaz Kurumlarında Bulunan Çocuklara İlişkin İstatistikler
Öğrenim Dur.naGöre Dağılım Tutuklu Hükümözlü Hükümlü Toplam
Okuma- Yazma Bilmeyen 54 18 8 80
Okur-Yazar Okul Bitirmeyen 176 28 14 218
İlkokul Mezunu 256 65 24 345
İlköğretim Mezunu 141 13 9 163
Ortaokul/Dengi Mezunu 184 39 6 229
Lise/Dengi Mezunu 18 0 0 18
Yüksekokul- Fakülte Mezunu 0 0 0 0
Yüksek Lisans Mezunu 0 0 0 0
Doktora Mezunu 0 0 0 0
Öğrenim Durumu Bilinmeyen 434 43 25 502
Toplam 1263 206 86 1555
Yaş Gruplarına Göre Dağılım
12 ve 17 Yaş Arası (Çocuk) 1263 206 86 1555
(4 Mayıs 2009 Tarihi İtibarıyla) Kaynak: www.ct
25/11/2009 ·
Yazının devamı:
2.3. Eğitimin Önemi
31 Aralık 2008 tarihi itibarıyla Türkiye nüfusu 71.517.100 kişidir. Nüfusun yarısı 28,5 yaşından küçüktür (http://www.tuik.gov.tr). 2006 yılı verilerine göre Türkiye genelinde 6-17 yaş grubundaki çocuk sayısı 16 milyon 264 bindir. Bu çocukların % 84,7’si bir okula devam etmektedir. 6-17 yaş grubunda bulunan 16 milyon 264 bin çocuktan % 5,9’u ekonomik bir işte çalışmaktadır (958 bin kişi). Çalışan bu çocukların yarıdan çoğu (% 68,5) öğrenimine devam edememektedir (http://www.tuik.gov.tr).
Zorunlu temel eğitimi alamayan, alsalar bile iyi ve kaliteli bir eğitime sahip olamayan, okul sonrası saatlerini iyi bir şekilde değerlendiremeyen çocukların suça sürüklenme bakımından risk grubuna girdiği bilinmektedir. Tablo 8’de ceza infaz kurumlarında bulanan çocuklara ilişkin istatistiklerde hükümlü/hükümözlü çocukların eğitim durumlarına bakıldığında birçoğunun okuma-yazma bilmeyen, okur-yazar olup bir okul bitirmeyen ya da ilköğretim mezunu oldukları görülmektedir.
Bu çocukların okul sonrası vakitlerini geçirebilecekleri etüt merkezleri, sosyal ve kültürel faaliyet ve spor ve oyun olanları, beceri ve hobi kursları gibi sosyalleşeceği ortamlar oluşturulması hususunda ise başta belediyeler olmak üzere yerel yönetim kuruluşlarına önemli görevler düşmektedir. Çünkü sosyal veya ekonomik nedenlerle yoksunluk içerisinde olan ailelerin yeterli imkanı bulunmamaktadır.
2.4. Terör ve İç Göç
Türkiye’nin yaşadığı ekonomik değişim ve terör sorunu yoğun iç göç hareketlerini de beraberinde getirmiştir. Daha iyi bir yaşam kurmak umuduyla büyük kentlere göç eden aileler büyük bir travma ile karşılaşmıştır. Bu ailelerin çocukları geldikleri kırsal kesimin çoğu dine ve geleneğe dayalı değerler sistemini terk etmekle birlikte geldikleri kentin içerdiği kentsel değerler sistemini ya tanımamakta ya da benimsememektedirler.
Yaşadığımız ekonomik değişim ve terör sorunu yoğun iç göç hareketleri neticesinde kentlere göç eden aileler bir hayat kurma çabası içine girdiklerinden bu süreçte çocuklarını ihmal edilmesi, kırsalda denetimleri altında olan çocuklarını komşu, akraba, arkadaş, v.b. mekanizmalarla toplumsal denetim altında tutacak sosyal yapıyı bulamaması, yine özel bir ilgi isteyen çocuklarının karşılaştığı sorunlara karşı nasıl davranılması gerektiği konularında yeterli bilgi sahibi olamamaları ve zaman zaman ebeveynlerin kasıtlı olarak çocuklarını suçta kullanmaları gibi hususlar başlı başına bir sorun teşkil etmektedir.
Bu nedenle özellikle dezavantajlı kesimlerin yoğun olarak yaşadığı kesimlerde çocukların içinde yetiştiği aile kurumunun desteklenmesi ve geliştirilmesi amacıyla bu tür sosyal hizmet kurumlarına ve sosyal projelere ihtiyaç duyulmaktadır. Genelde sosyal hizmetler özel olarak çocuk suçluluğu ve sokak çocukları gibi alanlarda yerel yönetimler yurt içi ve yurt dışı kamu ve özel kesim kuruluşları, sivil toplum örgütleriyle birlikte ortak proje ve hizmetler yürütebilme olanağına sahip olduklarından bu potansiyellerini kullanmak zorundadırlar.
Türkiye’deki yoğun iç göç, işsizlik ve yoksulluk sorunun asıl kaynağıdır. Suç işleyen çocuklara daha yüksek cezalar vermek veya bunları cezaevlerine göndermek sorunun çözümü değil sonucudur. Dolayısıyla çocuğu suça sürükleyen nedenleri ortadan kaldırılmadıkça da sorun çözülmeyecek, derinleşecektir. Çünkü zorunlu eğitimi alamayan, yeterince beslenemeyen, korunamayan ve uygun ortamlarda barınamayan, iş ve meslek sahibi olamayan bir çocuğun suça sürüklenme ihtimali günümüzde her zamankinden daha yüksektir.
Nitekim bugün göç, çarpık kentleşme, gecekondulaşma gibi suçun oluşması için ortam hazırlayan nedenlerin büyük bir bölümü doğrudan yerel yönetimlerin müdahale alanı içine girmekte, yerel yönetimler çocuk suçluluğunun artışında ve önlenmesinde birebir sorumlu olmaktadırlar.
2.5. Sosyal Devletin Doğal Sonucu: Sosyal Belediyecilik
Son zamanlarda önemi daha da artan “sosyal belediyecilik” kavramı toplumsal alanda yaşanan sorunların artmasına bağlı olarak ortaya çıkmıştır. “Sosyal belediyecilik”; yerel yönetime sosyal alanlarda planlama ve düzenleme işlevi yükleyen, bu çerçevede kamu harcamalarını konut, sağlık, eğitim ve çevrenin korunması alanlarını kapsayacak şekilde sosyal amaca kanalize eden; muhtaçlara yardım yapılması ve sosyal dayanışmanın tesis edilmesi ile sosyo-kültürel faaliyetlerin gerçekleştirilebilmesi için gerekli olan altyapı yatırımlarını üstlenen; bireyler ve toplumsal kesimler arasında zayıflayan sosyal güvenlik ve adalet mefhumunu güçlendirmeye yönelik olarak mahallî idarelere sosyal kontrol işlevleri yükleyen bir modeldir (Akdoğan, 2002: 14). Tanımdan da anlaşılacağı üzere sosyal belediyecilik sadece alt yapı hizmetleri yüklemenin ötesinde, yerel yönetimleri sosyal sorunların çözümünde de birebir sorumlu tutmaktadır.
Suç işlemeyi normal bir davranış olarak gören çocuk için yenisini işlemek sıradan bir eylemdir. Suç, çocuk için sıradan ve müeyyidesi olmayan bir davranış gibi algılanmadan önce önleyici tedbirlere başvurulması gerekmektedir. Bu noktada yerel yönetimlerin sosyal destek projeleri geliştirmeleri, böylelikle çocuğun içinde bulunduğu koşullar nedeniyle suç işlemesini önleyerek topluma kazandırılmasında öncü rolü üstlenmeleri gerekmektedir. Çünkü esas olan çocuğun ailesinin yanında ve ailesi ile birlikte sağlıklı bir çevrede, sosyal bir ortamda, ekonomik bakımdan desteklenerek rehabilite edilmesidir. Bu noktada da çocuğa ve aileye en yakın birimler yerel yönetimlerdir. Amaç, çocuk suçluluk oranını düşürmek, onların sosyal yaşam içerisinde iş ve meslek sahibi olmasını sağlamak, ülke ve toplumuna yararlı, sağlıklı bir birey haline gelmelerini gerçekleştirmek olduğundan yerel yönetimlerin bu alandaki sorumluluğu giderek artmaktadır.
Bu sebeple başta Büyükşehir belediyeleri olmak üzere günümüzde birçok yerel yönetim birimi bünyesinde çocuklara, gençlere, ailelere, kadınlara, yaşlılara, engellilere yönelik hizmet merkezlerinde geliştirilmiş, gerek AB Hibeleri kapsamında finanse edilen gerekse ülke ölçeğinde hazırlanan önleyici/geliştirici sosyal projeleri hayata geçirmektedir. Ayrıca yerel yönetim birimlerinde ortak bir çatıda toplanan çocuk eğitim ve eğlence merkezleri, aile danışma merkezleri, gençlik merkezleri, mesleki rehabilitasyon merkezleri, iş edindirme merkezleri, sosyal konut projeleri v.b. sanatsal, sportif, kültürel etkinliklere yönelik birimleri imkânları ölçüsünde oluşturmaktadırlar.
5395 Sayılı Çocuk Koruma Kanunu’nda tedbir kararı gerektiren “özel korunmaya ihtiyacı olan çocuk” ve “suça sürüklenen çocuk “ olarak iki ayrı tanım mevcuttur. Kanun çerçevesinde gerek özel korunmaya ihtiyacı olan çocuklar ile suça sürüklenen çocuklardan ceza evine girmeyenler hakkında bakım ve danışmanlık tedbirinin uygulanmasında yerel yönetimlere sorumluluk verilmesi hususu düzenlenmiştir. Dolayısıyla yerel yönetimler tarafından yerine getirilecek sorumluluklar suçun ortaya çıkmasını neden olan koşulların oluşumunu önleyici çalışmaları kapsadığı gibi, Çocuk Koruma Kanunu’nun 5 inci maddesinin (a) ve (e) bentlerinde yazılı ve suça sürüklenen veya suç mağduru çocuklara yönelik danışmanlık, bakım ve barınma gibi koruyucu ve destekleyici tedbirleri uygulamayı ayrıca 6 ıncı maddesinde belirtildiği şekliyle korunma ihtiyacı olan çocuğu Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumuna bildirim yükümlülüğünü de kapsamaktadır.
2.6. Yerel Yönetimleri Düzenleyen Kanunlarla Belediyelere Verilen Görevler
Yerel yönetimlere ilişkin temel yasalar, 2004 tarihinden itibaren yeniden düzenlenmiştir. İlk düzenleme 10.07.2004’te 5216 sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanunu ile başlamış; 5302 sayılı İl Özel İdaresi Kanunu, 22.02.2005 tarihinde kabul edilmiş, 5393 sayı Belediye Kanunu da 03.07.2005 tarihinde değiştirilerek belediyelere ve il özel idarelerine sosyal hizmetlere ilişkin önemli görevler ve yükümlülükler getirilmiştir (Aydın, 2009).
5216 sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanunu, 5393 sayılı Belediye Kanunu ve 5302 sayılı İl Özel İdaresi Kanunları incelendiğinde yerel yönetimlere; gençler ve çocuklara yönelik her türlü sosyal ve kültürel hizmetleri yürütmek, geliştirmek ve bu amaçla sosyal tesisler kurmak, işletmek ve işlettirmek, bu hizmetleri yürütürken üniversiteler, yüksek okullar, meslek liseleri, kamu kuruluşları ve sivil toplum örgütleri ile işbirliği yapmak, gençler ve çocuklara yönelik sosyal ve kültürel hizmetler sunmak; mesleki eğitim ve beceri kursları açmak ayrıca dar gelirli kişilere sosyal hizmet ve yardımlar yapmak, sağlık, eğitim, spor, çevre, trafik ve kültür hizmetleriyle çocuklara, yönelik hizmetlerin yapılmasına yönelik programlar uygulamak, şehrin mimarisini engelli bireylerin yaşamasına uygun şekilde düzenlemek hususunda görevler verilmiştir.(5216 sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanunu’nun 7.,18.,24. maddeleri, 5393 sayılı Belediye Kanunu’nun 13., 14.,15., 38., 60., 69., 75., 76., 77., maddeleri ve 5302 sayılı İl Özel İdaresi Kanunu’nun 6., 16., 30., 43., 65., maddeleri).
Bu kanunlar, yerel yönetim kuruluşlarına çocukların yaşam şartlarını yakından takip etme, yetersiz bakım ve koruma alında bulunan çocukların davranışsal, duygusal ve sosyal sorunlarının giderilmesi için gerekli tedbirleri alma veya ilgili kurumlara bildirme ve çocuk/gençlik koruma merkezleri gibi çocukların sağlıklı gelişimine katkı sağlamaya yönelik kurumsal yapıları oluşturma sorumluluğunu yüklemektedir.
Günümüzde bu kadar önemli olan ve giderek daha da önemi artan çocuk suçluluğu konusunda yerel yönetimler, sorunları çözmede gerekli yetkinliğe ve etkinliğe sahipler midir? Bu soruya bugün maalesef olumlu bir cevap vermek olanaklı değildir. Çünkü mevcut haliyle yerel yönetimler çocuk suçluluğunu önlemede, riskli çocuklara yönelik veri toplama ve tespit çalışmaları ile ilgili olarak sorunun çözümlenmesi için yeterli katkıyı sağlamaktan uzaktırlar ki bu durum yerel yönetimlerin idari, mali ve yapısal sorunlarından kaynaklanmaktadır. Bununla birlikte özellikle Ankara, İstanbul, İzmir, Adana, Antalya gibi Büyükşehir Belediyeleri’nde dar bir alanı kapsayan ancak model teşkil edebilecek başarılı çalışmalar da yapılmaktadır.
Uygulamadaki tüm zorluklara ve eksikliklere rağmen yerel yönetimler tarafından erken aşamalarda uygulanacak olan önleyici tedbirler suçun önlenmesinde etkin bir katkıyı sağlayacağı konusunda ortak bir kanı olduğu ve sivil toplum-yerel yönetimler- merkezi yönetim birimleri arasında karşılıklı etkileşime ve desteğe dayalı bir anlayışın yerleştirilmeye çalışıldığı görülmektedir.
TBMM Sokak Çocukları Araştırma Raporunda: “…Çocuk suçluluğu ile mücadele; kapsamlı, pek çok kurum ve kuruluşun işbirliğini gerektiren toplumsal bir sorundur, sokakta çalışan/yaşayan çocuklar sorununun bir güvenlik sorunu olarak ele alınması ve çözümün kolluk birimleri ile ceza veren mahkemelerden beklenmesi en büyük yanılgıdır. Çocuk suçluluğu ile mücadelede ceza en son ve aslında en etkisiz yöntemdir…” denilerek kurumlar arası işbirliğine vurgu yapılmış, sorunun yalnızca güvenlik meselesi olarak görülmemesi gerektiği hususuna değinilmiştir (TBMM Sokak Çocukları Araştırma Raporu, 2005: 132 ).
Son Durum
Çocukların korunması görevi Türkiye’de, gerek uluslararası sözleşmeler, Anayasa ve kanunlarla devlete verilmiştir. Çocuğun yetiştirilmesinde önemli bir yeri olan ailenin, kamu düzenini bozucu, ekonomik ve fizyolojik tehlikelere karşı korunmasına yasalarca özen gösterildiği gibi çocuğun ailesine karşı korunması da Devlete görev olarak yüklenmiştir. Bu anlamda çocuk haklarının korunması ve çocuk suçluluğunun önlenmesine yönelik yapılan hukuki düzenlemeler başlıca önlemler arasında sayılabilir.
Ancak çocukların korunmasına ilişkin yapılan hukuki düzenlemelerin tek başına sorunun çözümünde etkin olması mümkün olmadığından çeşitli kamu kurumlar tarafından da koruyucu ve önleyici tedbirler alma zorunluluğu ortaya çıkmıştır. Tüm bu düzenlemeler çocuğun aslında hiçbir zaman yan yana gelmemesi gereken suç kavramı ile bir araya gelmesi halinde onun cezalandırılmasını değil suçtan ve onu suça sürükleyen çevreden uzaklaştırılmasını sağlamak için ortaya konulmuştur.
Bu sebeple yapılan son yasal düzenlemeler de belediye ve il özel idarelerine sosyal hizmet boyutunda görevler vermektedir. Böylelikle daha önceki yerel yönetim hizmetleri kapsamında yerel sosyal hizmetler konuları açıkça belirtilmezken ve yerel yönetimlerin inisiyatifine bırakılırken 2004 ve 2005 tarihli kanunlarla birlikte bazı uygulamalar, yerel yönetimlerin zorunlu ve fakat müeyyidesi olmayan görevleri arasına girmiştir.
Bu görevler bir yandan toplumun geniş kesimlerine ulaşma imkanını artırmakta iken diğer yandan da koordinasyonsuzluk nedeniyle kaynakların etkin kullanılamaması ve kalıcı çözümler üretilememesi riskini beraberinde getirmektedir (Ergenç, 2009).
Bilindiği gibi Türk Ceza Kanunu’nda yapılan son değişiklikler ile ilgili olarak yasa TBMM’de görüşüldüğü günlerde basın ve yayın organlarında sürekli olarak kap-kaç, gasp, hırsızlık, okul çeteleri, okuldaki şiddet olayları v.s. haberleri gündeme gelmiş/getirilmiş böylelikle bir kamuoyu oluşturulmuş ve TCK’nın 31. maddesinde yer alan cezalar da bu doğrultuda düzenlenmiştir. Ancak konu gündemden düştüğünde yapılan araştırma raporları dahil birçok çalışma havada kalmıştır.
Çocuk suçluluğuna genel anlamda suç ve suçluluk boyutu içerisinde baktığımızda, bu sorunun soyut bir hukuk sorunu olmadığı, suçluluğun bireysel ve çevresel özelliklerinden sıyrılmayacağı ve suçun da sosyal bir eylem değil sosyal bir fenomen olduğu gerçeği, toplum bilimcilerle kabul edilen bir olgudur. Bu anlamda çocuk suçluluğu, çocukların cinsiyet, yaş, eğitim durumları, ailelerindeki sosyo-ekonomik yetersizlikler, ailelerin parçalanması, sosyal dışlanma ve izolasyon, göç ve aile üyeleri arasında gözlenen sapma davranışlar ile yakından ilişkilidir.
Ancak Türkiye’de suç işleyen çocukların sayısının ifade edilenden daha düşüktür. Buna karşın mala karşı işlenen suçlar başta olmak üzere suçun niteliğinde zamanla ortaya çıkan bir değişiklik söz konusudur. Çocuk suçluluğunda bireysel ve adi suçların yerini organize suçlara bırakma eğiliminde olduğu gerçeği bu sebeple hiçbir zaman dikkatlerden uzak tutulmamalıdır. Özellikle büyük şehirlerdeki çocuk suçluların profilindeki değişiklikler, suçun organizeye doğru dönüşümü iyi irdelenerek, bu alandaki fikir, çözüm önerileri ve uygulamalar bu gelişmeleri dikkate alarak gerçekleştirilmelidir. Dolayısıyla sorunların tespitinde ve çözümünde görev alacak kişi ve kurumların birlikte çalışması giderek kaçınılmaz hale gelmektedir.
Çocuk suçluluğunu önleme politikalarının oluşturulmasında kentlerdeki suç sorununun nedenlerinin ve boyutunun çok iyi tespit edilmesi gerektiğinden bu noktada hangi kurumların ne gibi katkıları olacağı hususu ayrıntılı bir şekilde belirlenmelidir. Bu bağlamda yerel yönetimler ortaya çıkan risk gruplarına uygun acil, orta ve uzun vadeli programlar geliştirmelidirler. Çünkü alt yapı, eğitim ve sosyal ve fiziki koşulların yetersiz olduğu bir yerleşim alanında yetişen çocuklar gelecek için olası bir risktir. Bu anlamda yerel yönetimlerin suç riskini önceden değerlendirmek, gerekli tedbirleri almak ve suç önleme politikalarının geliştirilmesi konusunda daha aktif rol almaları gerekmektedir.
Bu noktada akla gelen ilk şey: Bir il veya yerleşim bölgesindeki sorunun bir başka il veya bölge ile aynı özellikleri taşımasının mümkün olmadığı durumda merkezi yönetimler tarafından ne gibi önleyici politikaların geliştirileceğidir. Çünkü suç olgusu yalnızca bireysel sebeplerden kaynaklanmamakta çevresel etmenler ile birlikte kültürel yapıdan da (töre cinayetleri gibi) doğrudan etkilenmektedir. Bu sebeple her yerleşim alanının kendi koşulları dikkate alınmak suretiyle suç önleme politikaları geliştirilmesi daha doğru bir yaklaşım olacaktır. Bu noktada da yerel yönetimlerin önemi bir kez daha ortaya çıkacak “yerel sorunlara yerel ölçekte önleyici çözümler” üretilecektir.
Yerel yönetimler suçların işlenmesine neden olan unsurların tespit edilmesi ve ortadan kaldırılması, suçların işlenmesini zorlaştırmak ve potansiyel suçluları caydırmak amacıyla imar planları ve fiziki düzenlemelerin yapılması, vatandaşların suç korkusunun giderilmesi, vatandaşların suç önleme konusunda bilgilendirilmesi ve bilinçlendirilmesi, suç mağdurlarına yardım ve destek hizmetlerinin sunulması, eski hükümlülerin topluma kazandırılması ve iş imkânlarına sahip olması, sokakta yaşayan, madde bağımlısı olan veya sokakta çalışan çocuklar ile yüksek risk grubunda bulunan mahallelerdeki çocuklara yönelik ortak sosyal destek projelerinin geliştirilmesi, bu çocukların ailelerine yönelik “suçu geçim kaynağı” olmaktan çıkaracak veya suç çetelerinin eline düşmesini önleyecek özel pilot projeler hayata geçirilmelidir.
Uygulamadaki tüm zorluklara ve eksikliklere rağmen yerel yönetimler tarafından erken aşamalarda uygulanacak olan önleyici tedbirler suçun önlenmesinde etkin bir katkıyı sağlayacağı konusunda ortak bir kanı olduğu ve sivil toplum-yerel yönetimler-merkezi yönetim birimleri arasında karşılıklı etkileşime ve desteğe dayalı bir anlayışın yerleştirilmeye çalışıldığı görülmektedir.
Davranış bilimleri, çocuk psikolojisi ve gelişimi bakımından çok pratik ve sağlaması yapılabilir bilgiler ihtiva eden ABD Houston Polis Müdürlüğü tarafından hazırlanmış ve kentteki tüm evlere ve okullara dağıtılan aşağıdaki belgede de görüleceği üzere çocuk suçluluğuna esas teşkil eden asıl sorunların erken aşamada ve çok iyi tespit edilmesi çözümlerin isabet oranını etkileyecektir. Bu nedenle SHÇEK’in bu alandaki bilgi ve birikiminden faydalanılarak, her ilde taşra teşkilatı bulunan sosyal hizmetler, yerel yönetimler ve emniyet müdürlüklerinin farkındalıklarının yükseltilmesi, ortaya çıkacak risklerin tespit edilmesini ve bu doğrultuda koruyucu ve önleyici tedbirlerin alınmasını daha kolaylaştıracaktır.
Geleceğin Suçlusunu Yetiştirmenin En Basit Kuralları
* Daha küçükken çocuğa istediği her şeyi vermeye başlayın. Bu biçimde o, herkesin onun geçimini sağlamak zorunda olduğuna inanacaktır.
* Kötü sözler söylediği zaman gülün. Böylece o kendisinin akıllı olduğuna inanacaktır.
* Kararları hep siz verin. Ona düşünmeyi ve beynini kullanmayı hiç öğretmeyin! Yirmi bir yaşına gelince de kendi kararlarını, kendisi versin diye bekleyin.
* Yerde bıraktığı her şeyi kaldırın; kitaplarını, ayakkabılarını, kıyafetlerini, onun için her şeyi siz yapın ki, o tüm sorumlulukları nı başkalarına yüklemeye alışsın.
* Onun gözünün önünde sık sık kavga edin ki, böylelikle aile bir gün parçalanırsa çok fazla üzülmesin.
* Ona istediği kadar harçlık verin ki, hiçbir zaman kendi parasını kazanmanın ne olduğunu öğrenmesin.
* Yiyecek, giyecek ve konforla ilgili tüm isteklerini yerine getirin ki, istediklerine ulaşmak için çalışmak gerektiğini öğrenmesin.
* Komsulara, öğretmenlere, polislere karşı her zaman onun tarafını tutun ki, onların hepsine karşı peşin hükümleri oluşsun.
* Tüm bunları ve benzerlerini yaparak yetiştirdiğiniz çocuğunuz bir gün suç işlerse, kendisinden özür dileyin. Ama onu felaket dolu bir yasama hazırladığınız için kendinize teşekkür etmekten geri kalmayın.
SEDAT ERGENÇ - SHÇEK İç Denetçisi
HAKAN AYDIN - SHÇEK Müfettişi
KAYNAKLAR
25/11/2009 ·
Özürlü ya da normal gelişim gösteren çocuğa sahip olan anne babalar çocuklarına bir şey öğretirken ya da davranışlarını kontrol ederken sorunlar yaşarlar ve bu konuda yardıma gereksinim duyarlar. Bu sorunlarla baş etme yolları öğretilirse, çocuklarının eğitiminde ortaya çıkabilecek sorunları önleme ve ortaya çıktığında da çözme becerilerine sahip olabilirler. Bu nedenle, çocuğun eğitiminin yanı sıra, anne-babanın da desteğe ihtiyacı vardır. Bu destek ilgili kurum ve uzman kişilerden talep edilebilir. Zihinsel özürlü çocuklarda sık görülebilen problemli davranışlarla baş etmek için, ilk olarak davranışın açık, net bir şekilde herkesin anlayacağı dilde ifade edilmesi gerekir. Böylece zihinsel özürlü çocukların öğretmenlerinden ve uzmanlardan uygun yardımlar alabilirsiniz. Aşağıdaki sorulardan bir ya da birden fazlasına “evet” cevabını veriyorsanız çocuğunuzun davranışı, problemli bir davranıştır. Sorular;
• Çocuğunuz bu davranışı yaparak kendisine ve başkalarına zarar veriyor mu?
• Çocuğunuzun bu davranışı çok sık, şiddetli ya da uzun sürüyor mu?
• Çocuğunuz bu davranışı yaptığında çevresindeki kişilerin garipsemelerine, ondan uzaklaşmalarına ya da etkileşime girmemelerine neden oluyor mu?
• Çocuğunuzun bu davranışı yapması onun, kardeşinin ya da arkadaşlarının öğrenmesini olumsuz şekilde etkiliyor mu? Çocuğun bir davranışı yaptıktan hemen sonra hoşuna giden durumlarla karşılaşması davranışı artırırken, hoşuna gitmeyen durumlarla karşılaşması da davranışı azaltır. Çocuğunuzun bir davranışını artırmak ya da azaltmak için gösterdiğiniz tepkilerin farkına varmanız son derece önemlidir. Bu olayların farkına vararak çocuğunuzun davranışlarını değiştirebilirsiniz. Görüldüğü gibi, davranışlar belli amaçlarla yapılır ve çocukların davranışları davranışın sonucunda verilen tepkiler ve elde ettiklerine göre azalır ya da artar. Her davranış bir amaç için yapılır ve sonucunda bir şey elde edilir. Eğer biz, çocuğun yaptığı davranış sonucunda neyi elde ettiğini anlarsak, o davranışı değiştirebiliriz.
Genel olarak, davranışlar, dört farklı amaca hizmet edebilir.
1. İlgi isteme ve dikkat çekme isteği .
2. Kaçma/kaçınma .
3. İstediği bir etkinliği, nesneyi elde etme .
4. Duyumsal davranışlar . Çocuğunuzun ortama, ortamda bulunan kişilere, yapılan etkinliğe göre yapmasını istediğiniz davranış/davranışları o ortama girmeden önce çocuğunuza ifade edin . Bunu yaparken;
• Çocuğunuzun sizi dinlediğinden emin olun (Gözlerinin içine bakın, sessiz beklemesini sağlayın örneğin, “şimdi bana bak, sessizce beni dinle, markette neler yapman gerektiğini söyleyeceğim”)
• Yapmasını istediğiniz davranışın/davranışların neler olduğunu açıkça ve olumlu ifadeler kullanarak söyleyin. (Örneğin, “Ellerin yanda yürü, benim yanımda yürü, sessizce yürü” gibi)
• Kararlı bir ses tonu kullanarak ne yapması gerektiğini ifade edin.
• Bu davranışı yaptığında ne kazanabileceğini açıklayın. (Örneğin, “Eğer ellerin yanda yürürsen, benim yanımda yürürsen, sessizce yürürsen. . . . . . . . 'yı kazanabilirsin”) Çocuğunuz uygun davranışı gerçekleştirdiğinde, hemen
• Yaptığı davranışın ne olduğunu açıkça ifade ederek,
• Gözlerine bakarak, Coşkulu ve abartılı bir ses tonu ile konuşarak önceden belirlediğiniz sevdiği şeyle (oyuncak, etkinlik, yiyecek, övgü dolu sözcükler, dokunma) ödüllendirin.
Çocuğunuz kendisine ve çevresine zarar verdiğinde, gözlerine bakmadan ve konuşmadan yaptığı davranışı durdurun. Eğer istediği şeyi kendi çabasıyla elde etmişse, hiçbir şey söylemeden ve bakmadan elinden alınız. Çocuğunuzun kaçınmak için gösterdiği davranışa son verdiği ya da azalttığı bir anda (ağlamayı, masaya vurmayı bıraktığında, ya da şiddetini azalttığında) yapmasını istediğiniz işi tekrar ifade edin ve istediğiniz işin en azından bir kısmını tamamlamasını sağlayın ve ödüllendirin. Uygun davrandığı anda onu ödüllendirin ve uygun davranış gösterirken farklı bir etkinliğe yönlendirin.
ÇOCUĞA BECERİ KAZANDIRMADA DİKKAT EDİLMESİ GEREKEN NOKTALAR
Her beceri yapılırken belli bir sırada, birbirini izleyen basamaklarla yapılır. Çocuğunuz o beceri içindeki bazı basamakları sizin çok küçük yardımınızla yapabilirken, bazı basamaklarda daha fazla yardıma gereksinim duyabilir. Bunu düşünerek, çocuğunuza sadece gereken yerde, gereken şekilde yardım edebilir ve onu, beceriyi yardımsız olarak yapabilir hale getirebilirsiniz. Çocuğunuzla neyi çalışırsanız çalışın, hangi etkinliği yaparsanız yapın unutmamanız gerekenler şunlardır:
• Çocuğunuza bir beceriyi öğretirken neden o beceriyi öğrenmesi gerektiğini açıklamaya çalışın.
• Öğreteceğiniz beceriyi basamaklara ayırın.
• Çocuğunuzla çalışırken annesi babası olduğunuzu unutmadan iletişim kurun.
• Onu yaptığı her basamakta sözel olarak, başını okşayarak ödüllendirin. Örneğin, “oğlum/kızım, aferin, kıyafetlerini çok güzel katlamışsın” gibi.
• Çocuğunuzun öğretmeni olmadığınızı, sadece öğrenmelerine destek olduğunuzu unutmayın. Onunla çalışırken her zaman güler yüzlü olun, doğal ortamda o beceriye yönelik çalışın. Örneğin giyinme becerisi konusunda çalışmak için; sabah giyinirken, akşam yatmaya hazırlanırken ya da gezmeye giderken yapılan giyinme- soyunma zamanlarını değerlendirebilirsiniz.
• Çocuğunuzun gelişim düzeyini dikkate alarak, yapabileceği beceriler konusunda üst düzeyde başarı bekleyin.
• Bir kez yapılan bir çalışma sonucu çocuğunuzun bir beceriyi hemen öğrenmesini beklemeyin. Beceriyi değişik zamanlarda tekrar tekrar çalışın ve her çalışmada yardımlarınızı azaltın. Böylece bir süre sonra sizin yardımınıza gerek olmadan kendisi yapar hale gelecektir.
İNTİHAR DÜŞÜNCESİ ÖLÇEĞİ (İDÖ)
Aşağıda intihara ait düşünceleri belirten bazı cümleler verilmiştir. Size uygun olanlar için 'Doğru', uygun olmayanlar için ise 'Yanlış' sütununun altındaki kutuyu ( ) işaretleyiniz.
Doğru / Yanlış
1. Kontrol edemeyeceğim kadar öfkelenirim. .............................
2. Bazen başkalarını incitme isteği duyuyorum...........................
3. İncinmem veya yaralanmam umurumda değil. ......................
4. Kendim için birşeyleri daha iyi yapacağım konusunda umudumu kesebilirim...........................................................................................
5. Geleceğim bana karanlık görünüyor. ....................................
6. İlerisi için yalnızca hoş olmayan şeyler düşünüyorum..........
7. İstediğim hiçbir şeyi elde edemiyorum..................................
8. Hiçbir şey istediğim gibi değil...............................................
9. Ölümü hak etmiş olduğumu düşünüyorum............................
10. İntihar girişiminde bulunacak olsam, öncesinde en az üç saat bunu düşünürdüm........................................................................................
11. Geçen yıl içinde başkalarına hayatıma son verebileceğimden bahsettim............................................................................................
12. Zaman zaman kendimi öldürme konusunda karşı konulmaz bir istek duyarım..............................................................................................
13. Sık sık hayatıma son verme fikri aklıma geliyor...................
14. İşlerin kötü gitmesi konusunda kendimi suçluyorum. ..........
15. Kötü birşeyler yapmışım gibi geliyor....................................
16. Her zamankinden daha yavaş düşünüyorum..........................
17. Her zamankinden daha yavaş konuşuyorum..........................
PANİK ATAK I-Aşağıdaki semptomlardan dördünün (ya da daha fazlasının) birden başladığı ve 10 dakika içinde en yüksek düzeyine ulaştığı, ayrı bir yoğun korku ya da rahatsızlık duyma dönemi oldu mu? (lütfen oluşan semptomları işaretleyiniz) Çarpıntı, kalp atımlarını duyumsama ya da kalp hızında artma olması Terleme Titreme ya da sarsılma Nefes darlığı ya da boğuluyor gibi olma duyumları Soluğun kesilmesi Göğüs ağrısı ya da göğüste sıkıntı hissi Bulantı ya da karın ağrısı Baş dönmesi, sersemlik hissi, düşecekmiş ya da bayılacakmış gibi olma Derealizasyon (gerçekdışılık duyguları) ya da depersonalizasyon (benliğinden ayrılmış olma) Kontrolünü kaybedeceği ya da çıldıracağı korkusu Ölüm korkusu Paresteziler (uyuşma ya da karıncalanma duyumları) Üşüme, ürperme ya da ateş basmaları II-Yukarıda bahsedilen yoğun korku ya da rahatsızlık duyma dönemi (Panik atak)'nin:
a. İlk başlangıç tarihi?................................................................................
b. En son oluş tarihi?..................................................................................
c. Ortalama ne kadar zaman da bir tekrarlıyor? (sıklığı/ayda?) ...............
III-Yukarıda bahsedilen yoğun korku ya da rahatsızlık duyma dönemi (Panik atak)'nin şiddeti: Hiç Hafif Orta Belirgin Çok ciddi IV-Yukarıda bahsedilen yoğun korku ya da rahatsızlık duyma dönemi (Panik atak) uyku esnasında da oluyor ise:
a. İlk başlangıç tarihi?................................................................................
b. En son oluş tarihi?..................................................................................
c. Ortalama ne kadar zaman da bir tekrarlıyor? (sıklığı/ayda?) ...............
OBEZİTE- YEME DAVRANIŞI ÖLÇEĞİ Evet /Hayır şeklinde cevaplandırınız
1. Yemek yeme zevki insanın en öncelikli zevkidir.
2. Zaman zaman “İstediğimi yiyemeyeceksem neden yaşayayım ki?” diye düşünürüm.
3. Vücudun biçimli olması, çekici olmak için önemlidir.
4. Tıkınırca yiyorum sonra pişmanlık duyuyorum.
5. Kilo almaktan sakınmaya çalışıyorum fakat başarılı olamıyorum.
6. Yakınlarımla kilo konusunu çok konuşuyorum
7. Aynanın karşısında kendimi beğenmiyorum
8. Zaman zaman hiç yemek yememeye karar veriyorum
9. Yemek yedikten sonra kusup çıkarmak istiyorum.
10. Kilo vermek için zaman zaman aşırı egzersiz yapıyorum
11. Zaman zaman yiyeceği çiğneyip tükürüyorum, yutmuyorum
12. Kilo ile ilgili sağlık sorunlarım olduğunu doktorlarım söylüyor
13. Buna rağmen yeme isteğimi engelleyemiyorum
14. Öğün disiplini yapamıyorum, sürekli elim yiyeceklere gidiyor
15. Yemek yiyince kendimi mutlu hissediyorum
16. Sofrada uzun sohbet etmek bir alışkanlığımdır
17. Yediğim yemeğin faydalılığı değil lezzetliliğini daha fazla önemsiyorum
18. Zaman zaman sıkıntımı gidermek için yiyorum
19. Moralim bozulunca buzdolabına yöneliyorum
20. İşlerim yolunda gittiğinde kendime ödül olarak ziyafet çekiyorum
Halil Türkmen
24/11/2009 ·
Rehberlik Araştırma Merkezi Müdürlüklerince yapılan inceleme sonunda eğitilebilir düzeyde olduğu tespit edilen çocukların eğitimleri, yeterli sayıda öğrenci bulunmaması halinde veya Özel Eğitim Sınıfı açılamayan durumlarda ilköğretim okullarında normal sınıflar içinde kaynaştırma eğitimiyle sürdürülür.
Kaynaştırma uygulaması ile eğitimini sürdüren özel eğitim gereksinimi olan bu öğrenciler, ancak düzeylerine uygun bireysel eğitime alınmaları halinde gerekli eğitimi alabilirler. Bu konuda sınıf öğretmenleri ve okul yönetiminin alacağı tedbirler bu uygulamada çok başarılı olmaktadır.
Kaynaştırmanın asıl amacı uygulanacak öğrenciyi sosyal çevreden soyutlamadan toplumun bir bireyi olduğunu kabullenmesini sağlayarak öğrencinin aşağılık duygusu taşımadan günlük yaşamı için gerekli davranış, beceri ve bilgiyi almasını sağlamak olmalıdır.
Her öğrencinin zihinsel gelişimi farklılık gösterdiğinden kaynaştırma eğitiminde planlama bireyselleştirilmek zorundadır. Bir sınıfa bir öğrencinin, zorunluluk halinde iki öğrencinin verilmesi öğretmen açısından planlama ve uygulamada büyük kolaylık sağlar.
Öğretmen, kaynaştırma uygulamasını Rehberlik ve Psikolojik Danışma Servisinin görüş ve değerlendirmelerini göz önüne alarak planlarsa başarılı olur. Aksi halde başarı yüzdesi düşer.
Okullarımızda yapılan kaynaştırma uygulamalarında, öğretmenlerimizin kaynaştırma eğitimi konusunda bilgileri olmadığından dolayı, kaynaştırma uygulanan öğrenciler yeterli eğitimi alamamaktadır. Bu konuda Rehberlik Araştırma Merkezi Müdürlükleri titiz davranarak öğretmenlerimizi bilinçlendirmelidir.
Kaynaştırma eğitimi konusunda en büyük görev Özel Eğitim Sınıfı öğretmenlerine düşmektedir. Özel Eğitim Sınıflarında okuyan öğrencilerden (2 nci- 4 üncü sınıf arası) başarılı olanlar, zaman kaybedilmeden normal sınıflarda kaynaştırma eğitimine alınmalıdır. Çünkü bu çocuklarımızın bir çoğunun zeka düzeyi normale yakındır. Öğrenci birinci sınıfta geç öğrenme, sosyal uyum yetersizliği, ailevi vb. nedenlerden başarısız olmaktadır. Bazı öğretmenlerimizin ilgisizliği veya öğrenciyi tanıyamaması sonucunda bu öğrenciler Rehberlik Araştırma Merkezlerine sevkedilerek Özel Eğitim sınıflarına gönderilmektedir. Özel Eğitim Sınıflarında gösterilen ilgi ve öğrencinin özgüveninin artması ile bu öğrencilerimiz okuma yazma ve gerekli davranışları kazanarak normal sınıfı başaracak kapasiteye gelmektedir. Bu zamanda öğrencinin normal sınıfına kaynaştırmaya alınması hem öğrenci açısından hem de diğer Özel Eğitim Sınıfı öğrencileri açısından yararlı olmaktadır. Normal sınıfına gidebilmeyi düşünebilen diğer öğrencilerde olumlu bir kamçılama yapmakta ve çalışma isteği yaratmaktadır.
KAYNAŞTIRMA EĞİTİMİNDE DİKKAT EDİLMESİ GEREKEN HUSUSLAR
Kaynaştırma eğitimi gerekleri yerine getirilmediği zaman yarar yerine bazen zarar da verebilmektedir. Kaynaştırmada aşağıdaki hususlar çok önemlidir.
1-Her öğrencinin zihinsel gelişimi farklılık gösterdiğinden kaynaştırma eğitiminde planlama bireyselleştirilmek zorundadır. Bir sınıfa bir öğrencinin, zorunluluk halinde iki öğrencinin verilmesi öğretmen açısından planlama ve uygulamada büyük kolaylık sağlar. Öğretmen, kaynaştırma uygulamasını Rehberlik ve Psikolojik Danışma Servisinin görüş ve değerlendirmelerini göz önüne alarak planlamasını çok iyi yapmalıdır. Aksi halde başarısız olur.
2-Kaynaştırmaya alınacak öğrenci iyi tanınmalı ve tipik özellikleri tespit edilmelidir.
3-Kaynaştırma uygulanacak öğrencilerin eğitiminde Milli Eğitim Bakanlığı Rehberlik ve Danışma Hizmetleri Genel Müdürlüğünce hazırlanan”İLKÖĞRETİM OKULU ORTA DÜZEYDE ÖĞRENME YETERSİZLİĞİ (EĞİTİLEBİLİR) OLAN ÇOCUKLAR EĞİTİM PROGRAMI” esas alınmalıdır.
4-Bulunduğu sınıf ne olursa olsun öğrencinin bildiği ve başardığı şeyler haraket noktası olarak alınmalıdır.
5-Sebat, sabır, düzen ve işbirliği gibi kişisel niteliklerin gelişmesine önem verilmelidir.
6-Çocuğun yetersizliği ve başarısızlığı hiçbir zaman yüzüne vurulmamalıdır.Güçlü yanları bulunarak geliştirilmelidir.
7-Yetenekli ve hevesli olduğu alanlarda basit işlerden başlanarak başarısını görmesi sağlanarak arkadaşlarıyla rekabet edecek hale gelmesi sağlanmalıdır.
8-Öğretmen öyle davranmalıdır ki, sınıftaki diğer çocuklar, zihinsel engelli çocuğun da, sınıfın bir üyesi olduğunu kabul etmelidir. Özürlü diyerek arkadaşları tarafından alay konusu edilmeleri önlenmelidir.(ÇOK ÖNEMLİ!)
9-Öğretmen, ağır öğrenen çocuğu ileri öğrenim kademelerine değil iş yaşamına hazırladığını çok iyi bilmelidir. Çünkü bu çocuklar yaşamını kafasıyla değil elleriyle kazanacaktır. Çocuğa yaşam boyunca kullanacağı temel bilgi, davranış ve becerilerin kazandırılması hedeflenmelidir.
10-Soyut konuları zor öğrendiklerinden genellikle konular somutlaştırılarak, deneme, gösterme ve karşılaştırma yoluyla öğretilmelidir.
11-Geç ve güç öğrenen bu çocuklar çabuk unuttuklarından eğitimde en aza indirilmiş gerekli bilgi ve beceriler sık sık tekrar edilmelidir.
12- Dikkat süreleri kısa olduğundan sık sık dikkat toplayıcı hareketler yapılmalı ve ilgi duymadığı konular üzerinde durulmamalıdır.
13-Genelleme yapamadıkları ve bir konuda öğrendiği kuralı başka konulara uygulayamadıkları için her konuda gerekli bilgi ve beceriler ayrı ayrı öğretilmelidir.
14-Basit sözcük ve cümlelerle konuştuklarından her fırsatta sözle anlatma olanağı verilmeli, sık sık konuşturulmalı.
15-Zihinsel yetersizliği olan öğrencilerin dikkatleri kısa sürelidir ve çabuk yorulurlar. Uzun süreli aynı nitelikteki çalışmalardan kaçınılmalı. Sıkıldıklarında çalışmanın türü değiştirilmelidir.
16-Aile ile konuşularak, çocuğunun zeka yönünden farklı durumunu kabullenmesi gerektiği anlatılmalıdır. Problemi kabul etmenin çözmenin yarısı demek olduğu bilinci sağlanmalıdır. Çocuğunun, ileriki yaşantısında her an yalnız kalacağı anlatılarak sorumluluğun ailede olacağı bilinci verilmelidir. Bu çocukların, başaramayacakları zihinsel çalışmalara ve akademik öğrenim basamaklarına yöneltilmeden günlük yaşam becerilerinin geliştirilerek özgüven kazanmalarına yardım etmenin önemi iyice işlenmelidir.
SONUÇ OLARAK:
Kaynaştırma Eğitimi uygulaması zihinsel engeli olan öğrencilerimiz için çok yararlıdır. Çünkü hedef, bu çocuklarımızı topluma sosyal uyum sağlayabilecek bireyler olarak yetiştirmektir. Rehberlik ve araştırma Merkezleri, okul yönetimleri,öğretmenler ve aileler üzerine düşeni yaparak eğitimin kalitesinin artmasına yardımcı olmalıdır. Bu konuda toplumun bütün bireyleri sorumludur. Öncelikli görev sınıf öğretmenleri, Psikolojik Danışman ve Rehber Öğretmenler ile okul yöneticilerinindir. Öğretmenlerimizin ve toplumun kaynaştırma eğitimi konusunda bilinçlendirilmesinde Rehberlik Araştırma Merkezi uzmanlarıyla işbirliği yapılmalıdır.
Yağmur Tan
7/1/2009 ·
Türkiye’de eğitimin cinsiyet oranı açısından, okur-yazar olanlar ve olmayanlara göre gelişimi Grafik 1’de gösterilmektedir. Grafiğe göre, okur-yazar olanlar içerisinde cinsiyet oranı yükselmekte yani kadın aleyhine olan durum düzelmektedir. Grafikte dikkati çeken diğer önemli bir husus ise, okuma yazma bilmeyenler içerisinde cinsiyet oranının düşmesidir. 1935 yılında okuma yazma bilmeyen her 100 erkeğe 137 kadın düşerken 2000 yılınla her 100 erkeğe 309 kadın düşmüştür. Grafikte görüldüğü üzere, okur-yazar olanları gösteren eğri tam eşitlik çizgisine yaklaşırken, okur yazar olmayanları gösteren eğri tam eşitlik çizgisinden giderek uzaklaşmaktadır. Bu durum, erkeklerin iş yaşamında ve askerlikte bir şekilde okuma yazmayı öğrenmesiyle ve genel olarak okuma yazma bilmeyenlerin sayısının azalmasıyla açıklanabilir.
Türkiye’de tüm eğitim düzeylerine göre cinsiyet oranlarının gelişimi de Grafik 2’de gösterilmektedir. Grafiğe göre, 1970 yılından itibaren üniversite mezunları dışındaki tüm düzeylerde cinsiyet oranları artmaktadır. Üniversite mezunlarının cinsiyet oranı 1975 yılında gerilemiş, 1980 ve 1985 yıllarında ise sabit kalmıştır. Cinsiyet oranları açısından en düşük seviyeye yine üniversite mezunları sahiptir. Yalnızca 2000 yılı sayımında üniversite mezunlarının cinsiyet oranı ortaokul mezunlarının cinsiyet oranının üzerine çıkmıştır.
Eğitim düzeylerine göre en yüksek cinsiyet oranını ilkokul mezunları oluşturmaktadır. 2000 yılı itibarıyla okur-yazarlar içerisinde her 100 erkeğe 99 kadın düşmektedir. Cinsiyet oranı açısından en iyi ikinci düzeyi okur-yazarlar oluşturmaktadır. 2000 yılına göre okuma yazma bilenler arasında her 100 erkeğe 84 kadın düşmektedir. Cinsiyet oranı açısından üçüncü düzeyi lise mezunları (% 64), daha sonra üniversite mezunları (% 58), en düşük seviyeyi ise ortaokul mezunları (% 50) oluşturmaktadır. Bu oranlar, eğitim seviyesi yükseldikçe kızların erkeklerden daha fazla eğitimden vazgeçtiklerini göstermektedir.
III. GELİŞMEKTE OLAN ÜLKELER VE TÜRKİYE AÇISINDAN KADIN EĞİTİMİNİN EKONOMİK VE SOSYAL BOYUTU
İktisatçılar, eğitimin ekonomik ve sosyal boyutunu iktisadi büyüme muhasebesi ve kişisel gelir denklemleri yardımıyla hem makro ve hem de mikro açıdan incelemektedirler (ILO 2003, 67). Literatürde, kişisel gelir denklemleri yardımıyla eğitimin ekonomik yönünü inceleyen araştırmalara, veri elde etme ve ölçmedeki kolaylıklar nedeniyle daha fazla rastlanmaktadır. Aynı zamanda, eğitimle ortaya çıkan pozitif dışsallıklar da sosyal getiri kavramıyla tanımlanmakta ve ölçülmeye çalışılmaktadır.
Türkiye’de eğitiminin getirisini ölçmek için yapılan bir çalışmaya göre, öğretim düzeyi yükseldikçe kişisel getirilerin arttığı ve aynı zamanda ücret eşitsizliğinin azaldığı, ücret eşitsizliğinin özel sektörde daha fazla olduğu, ayrıcı eğitimin kişisel getirisinin kamu sektöründe daha düşük olduğu tespit edilmiştir (Tansel 1999, 16-17 ve 26). DİE tarafından yayınlanan ve eğitim düzeylerine göre kazançların gösterildiği Tablo 5’te, bu bulguları destekleyen sonuçlar yer almaktadır. Tabloya göre, özel sektörde üniversite ve üzeri eğitim almış olanlar hariç, eğitim düzeyi yükseldikçe kazanç eşitsizliğinin azaldığı görülmektedir. Kamu sektöründe ise, okur-yazar olmayanlarla üniversite ve üzeri eğitim almış olanların ücret eşitsizliği en düşük düzeydedir: 1.2 ve 1.3. İlkokul, ortaokul düzeyinde bu eşitsizlik 1.4, meslek ortaokulu ve lisesi düzeyinde ise 1.6 olmuştur.
İbrahim Güran YUMUŞAK
Kocaeli Üniversitesi, İ.İ.B.F. İktisat Bölümü Hereke-İZMİT Tel: 262.5115784/155
E-posta: iyumusak@kou.edu.tr İnternet Sayfası: http://iibf.kou.edu.tr/iyumusak